Yaşam ve İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam ve İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Fırında kuzu macerası

 

Biraz sonra okuyacaklarınız blogda yazdığım son iki yazıdan sonra biraz ayıp olacak ama ne yapalım artık oldu bir kere.

Her yaz amcam ile kuzu çevirme planları yapardık ama bir türlü kısmet olmadı. Bu senede aynı konu gündeme gelince (aslında amcamın gazı ile) tüm planları yaptık ve gerçekleştirmek için ilk adımları attık.

Öncelikle kuzu işini halletmek gerekiyordu, bunun için Dikili’ye bağlı Salihler köyünden ayarlamalarımızı yaptık. En önemli konu, kuzuyu nasıl pişireceğimizdi. İlk aşamada çevirme yapacaktık fakat 4-5 saat başında durmak, ateşi yakmak ve düzeneği kurmak zor geldi. Bu nedenle sahil kenarındaki taş fırını olan bir restauranta gittik ve anlaştık. Onlar pidelerini taş fırın içinde bir tarafta pişirirken bizim kuzuda yanda pişecekti. Böyle anlaştık ustayla.

Kuzunun içine pilav yapıp koyalım diye düşündük fakat bütün kuzu işi ilk denememiz olacağından başarısız olursak kuzuyuda kaybederiz diye vazgeçtik.

Planımızı, kuzuyu zeytin yağı, tuz ve karabiberle sıvayıp pişirmek olarak netleştirdik.

Ertesi gün sabahtan Migros’a gidip yağ, tuz ve karabiber alırken Erdinç kamyondan indirilen kesilmiş kuzuları gördü ve bizim köyden alıp kestireceğimiz kuzu işi bir anda  hazır, kesilmiş, kilo hesabı ile alınacak kuzuya döndü. Aslında iyide oldu hızlı bir şekilde hallettik.

Sonrasında aldıklarımızla birlikte fırına gittik. Kuzuyu yağladık, baharatladık ve folya kağıtlarına sardık. Herşey bitincede fırının kenarına uzunca bir süre pişmek üzere koyduk.

     

Aradan 6 saat geçti ve fırından kuzuyu aldıktan sonra eve getirdik. Yapılmış olan iç pilavlar, patlıcan salatası, közlenmiş biberler, salata ile masaya getirdik. Bir tabir vardır, “kemiği salladığımızda etler düşüyor” diye, bizim ette bunun aynısını gördüm ve denedim, gerçekten etler düşüyordu. Ayrıca pişmiş olan etin kokusu aynı restaurantlardaki tandır gibi kokuyordu. Koklamaktan yemeğe geç başladık diyebilirim.

   

Bütün olarak pişmiş olan kuzuyu parçalamak çok zormuş. İlk defa yaptığım için pek başarılı olamadım ama bundan sonrakiler için büyük tecrübe kazandım. Kuzu bütün ve pişmiş olduğundan elle parçalamak gerekiyor, arka kısmı ve butlarda et yoğun olduğu için kolay paylaştırıldı fakat boyun ve kaburgaların olduğu yerleri dağıtırken tepside biraz et kaldı. İlk sefer için olur artık o kadar.

Aldığımız kuzu 11 kiloydu ve yemekte çocuklar dahil 20 kişiydik. Herkes istediği kadar et yiyebildi. Bundan sonraki hesaplarda kişi başı 500 gram üzerinden hesap yaparak kuzu temin etmek en uygunu görünüyor.

Yıllardır konuştuğumuz bütün kuzu yapalım macerası beklediğimin çok üstünde başarılı bir performans ve lezzetle bitti. İyiki amcam gazı verdi de aklımızda olan midemizde oldu.

Teşekkürler amca.

15 Mayıs 2012 Salı

007 James Bond Hakkında

Kimse benim diyet yapabileceğime, 12 kilo verebileceğime inanmıyordu. Belki de tahmin edemiyorlardı. Geçen 3 ayın sonunda bu hedefe ulaştım ve şimdi geldiğim kiloyu koruma safhasına geçtim.

İster kilo vermek amacıyla diyelim, ister sağlıklı bir hayat için diyelim, bence diyet yapmak bir programa uymak, programda belirlenmiş hedefe ulaşmak için bir çabadır.

Bu süre zarfında programda değişik zamanlarda farklı yaklaşımlar sergilenebilir. Ben yaşadıklarıma baktığımda bunun bir yolculuk olduğunu düşünüyorum. En başta doktorunuz ile birlikte belirlediğiniz yere varmak için bir plan yapıyorsunuz ve bunu adımadım uyguluyorsunuz. Her şey yolunda giderse belirlediğiniz zamanda, gitmek istediğiniz yere varıyorsunuz.

Planı yaparken herkese göre farklı bir güzergâh çiziliyor. Belirlenmiş olan hedefe varmak için hangi rotadan gideceğiniz, nerelerde duracağınız, hangi yolu ne kadar zamanda geçmeniz gerektiği baştan doktorunuzla belirliyorsunuz. Burada doktorun rolü, sizin yerel rehberiniz olmak, size yolu tarif etmek ve sizi gözlemleyip, daha iyiye gitmek için yeni öneriler getirmesi ve size bunları anlatması olacaktır.

Bundan sonra maalesef her şey sizde bitiyor. Maalesef diyorum çünkü sizden başka kimse sizin adınıza sizin kilolarınızla başa çıkamaz, sizin gitmek istediğiniz yere ancak siz varabilirsiniz.

Eğer yolda belirlenmiş şekilde ilerliyorsanız sorun yok ama olası gecikmeler ya da geriye gitmelerde rehberiniz size yeni bir yol çiziyor ve tekrar yola düşmenizi sağlıyor. Unutmayın ki her yoldan sapma sonraki noktaya geç gitmenize, hedefe daha uzun zamanda varmanıza sebep oluyor. Varış süresini ne kadar uzatırsanız, yolculuktan sıkılma katsayınız artıyor, heyecanınız azalıyor.

Önerim, rehberinizle çıktığınız yolda, rotanıza ve programınıza sıkı sıkıya bağlı kalın ve belirlediğiniz sürede yolculuğunuzu tamamlayın.

Sonuçta; başarmış olmanın verdiği gurur, mutluluk, yeni kıyafetler :) “alışveriş yapmak mutluluktur” diye baktığınızda kendinizi ödüllendirmiş bile oluyorsunuz.

Tecrübelerinizi paylaşıyorsunuz ve etrafınızdakilere örnek oluyorsunuz.

En güzeli ise, arkadaşlarınızdan duyduğunuz güzel sözler. Burak Narter kardeşim geçenlerde "James Bond gibisin" dedi. Bundan daha güzel bir hediye olur mu?

Ne diyeyim, hadi sizde gideceğiniz yeri belirleyin, çıkın yola. Vardığınızda, anlatın yaşadıklarını, gördüklerinizi, duyduklarınızı herkese.

25 Mart 2012 Pazar

Hedefi 12’den vurdum.

Üç ay önce koymuş olduğum hedefe ulaştım.

87 kg. ile başladığım ilk diyet maceramı 75 kilo ile tamamladım ve başlangıçta koymuş olduğum 12 kg’lık hedefi 12’den vurdum. Kanıtı aşağıdadır.

(Resmi çeken doktorum Çağatay Demir)

Aslında 4 ayda 12 kilo vermek amacıyla yola çıkmıştım fakat düzenli programa uydum ve beklenenden daha önce sonuca ulaştım.

Bundan sonra ise koruma programı ve hedef 75-78 arasında kalmak.

10 Kasım 2011 Perşembe

Yeni Taş Fırın

Marmara Ereğlisi’indeki evin bahçede yaptığımız küp fırından sonra artık işi büyütüp taş fırın yapma zamanı gelmişti. Internet üzerinden yaptığım araştırma neticesinde işin önemli kısımlarını öğrenip gerekli malzemeleri temin işine koyulduk. Hem küp fırının hemde taş fırının yapılmasında verdiği gazla işi hızlandıran Hüseyin ile birlikte gerekli planlamaları ve teminleri yaptık.

Artık iş yapım aşamasına gelmişti, en önemli husus ise binbir emek ve uğraşı ile yaptığımız küp fırını yıkmaktı. Muzaffer dayı kendini feda etti ve göz yaşları arasında ilk kazmayı vurdu.

Amacımız fırının üst kısmındaki yuvarlak bölümü ve küpü kırmak, tamamıyla düz bir tabla haline getirmekti. Sonrasında etrafına tuğla örüp alt kısmını büyütmeyi hedeflemiştik.

Yapmayı düşündüğümüz taş fırına ait planımız 1 metre çapında ve yaklaşık o kadar yükseklikte bir fırın yapmak ve ağız kısmına baca yapıp dumanı önden dışarı çıkartmaktı. Fakat biraz hesap kitap yapınca, bu şekilde fırını yakmak ve pişirmenin ergonomik olmayacağını düşündük, bu yüzden yarın küre şekliden yapmaya karar verdik.

Eski fırın yıkıldıktan sonra sırada alt kısmını yapmak ve mevcut yapıyı büyütme işi vardı. Daha önceden aldığımız tuğlalar ve yeni aldıklarımızla birlikte örmeye başladık. Hesaplarımıza göre 1,5 metre uzunluğunda ve 1 metre genişliğinde olacaktı. İş ilerledikçe duvar ustalığının ne kadar zor olduğunu ve düzgün bir iş çıkartmanın maharet istediğini yaşayarak öğrendik. Bize göre dümdüz (!!) yaptığımız fırın alt kısmı yanda görülmektedir.

Internetten okuduğumuz bilgilerden öğrendik, fırının alt tarafı mümkün olduğunca ısı yalıtımlı olmalı, özellikle üzerinde çalışılması gerekiyordu. Bizde bunu sağlayabilmek için alt tarafını kumla doldurduk ve üzerine bır kat beton döktük.

Fırının alt tarafı sadece beten olması yetmiyor, iyice izolasyon yapmak gerekiyordu, Bunun için öğrendiğmiz bilgiler doğultusunda fırının altında cam kırıkları koymamız lazımdı. Oluşturduğumuz tablanın etrafına bir sıra kırmızı kalın tuğla ile yükselttik ve yaklaşık iki ay boyunca biriktirdiğimiz cam şişelerini buraya boşalttık. Sonrasında bunları tek tek kırdık. Dikkat edilmesi gereken bir nokta, kırarken camlar sıçrıyor bu yüzden gazete kağıdı ile üstünü örtüp üstten kırmanızı tavsiye ederim.

Cam kırıklarının üzerine kaya tuzu koymak gerekiyordu fakat biz bulamadığımız için ince elenmiş kum ile aralarını doldurmayı düşündük. Tüm bu çalışmaları yaparken planlarımızın çok üstünde kum harcadık. Mevcutta iki el arabası kum vardı, bize yeter diyorduk fakat çeyrek kamyon daha ince kum almak zorunda kaldık.

Elenmiş kumu kırık camların üzerine döktükten sonra bir güzel düzledik ve üstüne ince ateş tuğla dizdik. Koçtaş’tan aldığımız ince tulalar iki cm kalınlığında olduğu için kolayca dizildiler. Her birinin düz olabilmesi için su terazi ile ölçe ölçe, plastik çekiçle düzelttik ve üzerlerine şamot harcı karıştırılmış şapı sıvı halde dökdük. İnce bir fırça ile aralarına iyice yedirirecek şekilde sıvayarak her tarafına yaydık. Artık fırının alt tarafı hazırdı. Aradan bir kaç gün geçmesini bekledikki üzerinde çalışılabilecek sertliğe ulaşsın diye.

 

Yapının üst kısmında yer alacak taş fırının küre şeklindeki yapısını gerçekleştirebilmek için Koçtaş’tan aldığımız köpükleri çeyrek daire şekliden parçalar şeklinde kestik ve birleştirdik. Bu kalıbı yapmaktaki amaç ateş tuğlaları dizerken yardımcı olmasını düşünmüştüm. Fakat tuğlaları dizerken gördümki hiç gerek yokmuş. Üst üste tuğlalar dizilirken harç ile birbirlerine yapışıyorlar ve düzgün bir şekilde duruyorlar.

Yaptığımız kalıbı tablanın üstüne koydum ve aldığımız ateş tuğlaları şamot harcı ile tek tek dizmeye başladık. Öncelikle fırının ağzını ayarlamak önemli, kullanacağınız tepsiye göre bir ayarlama yapmak gerekiyor. Biz fırın büyüklüğünü hesaplarken mevcut tepsilere bakarak yaptık, hem fırının ağzından geçecek büyüklük hemde içine iki tane tepsi sığacak şekilde projelendirdik.

Üçüncü sıra tuğlayı dizerken fırının ağzını ayarlamak gerekiyordu, bunun için demirciden L şeklinde profil demir kestirip ikinci sıranın üstüne köprü yaptık ve üçüncü sırayı buradan başlayarak dizdik. Böylece fırının ağzı tam istediğimiz yükseklikte ve dümdüz bir şekilde oldu.

İlk defa taş fırın ördüğümüzden bazı konuları deneme yanılma yoluyla öğrendik ve uyguladık. En önemli husus, tuğlaları örerken kubbe şekliden olması için yapılacak eğimli dizme işi. Üst sıralar geldikçe kubbe olması için eğim vermek için ben biraz tedbirli davrandım, böyle oluncada fırının üst ucu sivri oluyor. Size tavsiyem yaptığınız harcın kıvamını çok sıvı olmasın, hatta az biraz koyu olsun ve tuğlaları mümkün olduğunca içe eğimli yapın ve diğer tuğla ile önceki tuğlayı birbirine yaslayarak dizin. Bu sayede kubbe şeklinde fırınınız olabilir. (Bizimki biraz arı kovanı şeklinde oldu ). Fırının başlangıçta yapmayı düşündüğümüz ağzındaki baca kısmını tepesinde ufak bir delik bırakarak yukarıda bıraktık. Böylece dumanı istediğimiz zaman dışarı bırakacak ve içinde pişirmeye başlayınca üstünü kapatıp sıcaklığı içeride tutabilecektik.

Ateş tuğlaları dizdikten ve etrafını sıvadıktan sonra içindeki köpük ve gazete kağıtlarını yaktık, ilk ısınmayla birlikte ufak tefek çatlamalar oldu. Çatlayan kısımları sıva ile tekrar kapattık. Artık fırın kullanıma hazır hale gelmişti.

Tüm bu uğraşılardan ve duvar ustalığı işlerinden sonra taş fırının başında Hüseyin ile hatıra fotoğrafı çektirip içinde neler pişireceğimize ait planları uygulamaya başlayabiliriz.

 

 

 

Eveeeet, fırın bitti, şimdide pişirdiklerimizden birkaç küçük resim.

Afiyet olsun.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Müşteri + İlişki + Yönetim <> Kâr

Günümüz trendi Müşteri İlişkileri Yönetimi (CRM). Hele kriz dönemlerinde şirket içinde en üst seviyede öncelikli olarak ele alınan konu.

Şirketlerin can simidi olarak gördüğü, kurtuluş ipi olarak tutunmaya çalıştığı bu kavram aslında hayatımızda ilk defa gerçekleştireceğimiz bir süreç yada durum değil. Günlük hayatımızda belki bilerek belki bilmeden kullandığımız bir olgu. Nasılki herkese aynı şekilde yaklaşmıyor aynı sözleri ve davranışları sergilemiyorsak, ticari faaliyetlerimiz aşamasındada benzer şeyleri yapıyoruz.

CRM ile bunları daha bir disiplinli, daha bir düzgün yapıda kullanmaya çalışıyoruz. Müşterilerimizi kendi içinde sınıflandırıp, tüm süreci ve yaptığımız görüşmeleri, gönderdiğimiz dökümanları kayıt altına alıyoruz ve müşteri ile geçmişimizi saklayıp, ileride oluşabilecek yeni fırsatlar için bilgi bankasında koruyoruz.

Bu noktada, firmalar CRM işini yazılım ile çözmeye çalışmak gibi bir çıkmaza girmeleri durumunda başarısız projeler ortaya çıkıyor. Aslında yazılım sadece gerçek hayatı kayıt altına almayı sağlayan, bunları standart formatlarda kaydetmeye yarayan araçtan başka birşey değildir. Tüm iş firmada ve çalışanlarda bitiyor. Alınan kararlar ne kadar uygulanırsa sonuçlarda o kadar olumlu gerçekleşiyor.

Tüm şirketlerin başta yola çıkarken hedefi kâr etmek, ama kâr işin sonunda ortaya çıkıyor. Yapılması gerekenler tam yapıldıysa, ilişki tam yönetildiyse ve geçmişten ders alınarak davranışlar ve söylemler gerçeklendiyse sonuç pozitif olmalı. Gelgelim her zaman bu formül doğru sonuç vermeyebiliyor.

Yanlışı bir yerlerde aramak lazım, belkide baştan yola çıkarken yanlış yol seçildi, yanlış müşteri ve fırsat ile başlandı. CRM yazılımları bize konuyu araştırmakta çok büyük destek vermektedir. Yapılacak olan analizler ile hangi müşteri kârlı, hangi müşterinin önceki satışlarda neler olmuş, sonuçları nedir gibi sorulara yanıt bulabiliyoruz. Analitik CRM olarak adlandırılan yapıda, farklı senaryolara göre, farklı bakış açılarına göre, müşteri, fırsat, satış ve satış sonrası hayatın değerlendirmek mümkün olabilmektedir.

Elbetteki son kararı kişinin kendisi vermesi gerekiyor. Elindeki araçlardan aldığı bilgiler ile eğer müşteriden kâr etmeyi öngörmüyorsa fırsatı gözardı edebilir yada sonrasına yatırım olarak görüp kârdan vazgeçip satışı yapabilir. Fakat unutulmamalıdır ki hissedarlar, yatırım döneminde bile kâr beklentisi içindedirler.

Sonuçta, yazılımlar bizlere karar alma aşamasında destek olan araçlardır, bizim adımıza işlerimizi yürütmezler yürütmeleri beklenmemelidir. Desteklenmiş kararlarınızda bol kârlı günler geçirmeniz dileğiyle.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Faydalı yolculuklar

İnternet kullanımı artık hepimizi hayatının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Her türlü bilgiyi bulmak, ulaşmak ve kullanmak iki tuşa basmak kadar yakın. Kendinizi ifade etmek ve pekçok kişiye ulaşmak internet sayesinde inanılmaz bir hız kazandı.

Acaba interneti faydalı bir araç olarak mı kullanıyoruz, yoksa aldığımız hizmet ödediğimiz paraya değmiyor mu ?

Burada kritik konu aldığımız nedir ? Bu soruya cevap verebilirsek sonuca varabiliriz. Temelde, internet ortamında bulunan içeriklerin tamamı kişiler yada kurumlar tarafından oluşturulup konuluyor ve hepimizin erişimine açık bırakılıyor. Kimi bilgi ücreti karşılığı veriliyor fakat çok büyük bir kısmı ise ücretsiz. İster para verir kişilerin yazdıklarını, söyledikllerini yada çekim yaptıklarını alıp kullanır, istemezse diğer ücretsiz bilgi kaynaklarına erişip oradakileri derleyip bir araya getirip kullanır. Seçim kişiye kalıyor bu noktada.

Aslında İnternetten herkesin daha fazla fayda elde edebilmesinin en başında içerik zenginleştirilmesi geliyor. İşte burada görev bu sanal dünyada yaşayan bizlere düşüyor, ne kadar çok içerik sağlarsak o kadar toplam fayda elde ederiz. Herkes bir sayfa yazsa Türkiye'deki 6.5 milyon ADSL kullanıcısından oluşacak bilgi boyutu inanılmaz olurdu herhalde.

Tabiki sadece bilgiye erişmek değil, oyunlar, filmler, forumlar, arkadaş toplulukları, mesajlaşma pekçok husus kişilerin kullanımına açılıyor, ticaret yapmak, sanal bahislere katılmak, alışveriş yapmak ise fiziksel mekan gerektirmeden halledilebiliyor. Sanal hayatın farklı açıdan incelenmesi aslında aklımıza daha gelmemiş yeni fırsatlarıda ortaya çıkartmamıza imkan sağlayacak görülüyor. Hem teknolojik yenilikler ve imkanların artması hemde kullanım sonucu edinilen deneyim sanal alemde yeni alanların açılacağının sinyallerini vermektedir.

Sanal ortamda tüm bilgilerin farklı farkı yerlerde durduğunu düşününce aradığımıza ulaşmak dünyadaki okyanusların tamamında kayıp balık Nemo'yu aramak gibi birşey olurdu. Şansımız yaver giderse bulabiliriz. İmdat çağrımıza arama motorları geliyorki, onlarsız internet hayatı çekilmez bir hal alırdı. Bugün arama motorları gelir elde eden organizasyonlar oldular ama arama motorlarıda internetin gelişmesine ve daha büyük kitlelere yayılmasında rol oynadığı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Hepimiz kullanıyoruz, ister bilgiye erişelim, ister arkadaşlarımızla görüşelim, yemek tarifi alalım verelim, forumlardan yorumları okuyalım yada yazalım, internetten oyun oynayalım, alışveriş yapalım, ne yaparsak yapalım sonucunda bilmediğimiz şeyleri görüyoruz, öğreniyoruz, başkalarına öğretiyoruz. Ödediğimiz paraları düşünürsek (bilgisayar, internet erişim ücreti, modem, elektrik, ...) ortaya çıkan rakam, öğrenmek ve öğretmekten elde edilen değer ve fayda ile ölçülemeyecek kadar küçük kalıyor.

İnternet üzerinden sevdiklerinizle yapacağınız video görüşmesinin bedelini hangi erişim ücreti ile mukayese edebilir, alınanlar ve ödenenleri terazide tartarsak, faydalı bir iş yapıldığını çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yazın sıcaklığını iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde herkesin internette sörf yaparken rüzgarının bol olmasını dilerim. Faydalı yolculuklar.

24 Mart 2010 Çarşamba

Ansiklopedik bilgi

1980'li yılların sonunda 1990 yıllarının başında gazetelerin dağıttığı ve her evde olan ansiklopedileri, yaşı 35 üstü olan herkes hatırlayacaktır. Özellikle Meydan Larousse en bilinen ansiklopedidir. 12 ciltten oluşmuştu, ayrıca çıkan 2 adet ek cilt ile güncellenmiştir.

Pekçoğumuz o dönemde okulda verilen ödevlerin araştırma gereken kısımları için ya ansiklopedileri kullanıyorduk yada kütüphanelere giderek ilgili dökümanları, kaynakçaları bulmaya çalışıyorduk. Ansiklopediler ve kütüphaneler o dönemin kutsal bilgi kaynaklarıydı.

Bugüne geldiğimizde, bilginin çok hızlı üretildiği ve kullanıma çok hızlı sokulması ihtiyacı, yazılı belgelerin bu hızda güncellenmesi ve erişilmesi, beklediğimiz süratte sağlanamamaktadır. Artık yazılı dökümanlar çoğunlukla genel konular üzerine yada yorumlar üzerine bilgi içermektedir. Sadece çok özel konularla ilgili olarak yazılı dökümanlar basılmakta, bunların güncellenmeside uzun dönemli periyotlarda gerçekleştirilmektedir.

Ansiklopedi ve kütüphanelerin pabucunu dama atan gelişme, internetin çıkması, bilginin elektronik ortamda herkesin erişimine açık hale getirmesidir. Özellikle internetin herkese açık olması, bireysel olarak edinilmiş bilgilerin de sunulabilmesine imkan verecek ortamı sağlaması artık bilgiye erişim şeklini değiştirmiştir.

Buna en büyük örnek, Wikipedia adlı internet ansiklopedisidir. Bu internet sitesi 2001 yılında kurulmuş ve internet halkı tarafından bilgiler girilerek büyütülen bilgi kaynağı halindedir. Burada girilen bilgiler başkaları tarafından düzeltilip yada eklemeler yapılarak devamlı güncelliği sağlanmaktadır. Arama sonuçlarınızda karşınıza ilk çıkan sitelerden bir tanesidir. Meydan Larousse 12 cilt ve her cilt yaklaşık 1000 sayfa, toplamda 12.000 sayfa içindeki bilgilerden ödevlerimizi hazırlıyorduk. Bugün Wikipedia ise 13 Milyondan fazla madde (bu sayı her geçen gün artmakta, bazı maddeler sayfalarca bilgi içermektedir) ve aynı anda 200 dilde içeriğe sahiptir.

Günümüzde gazeteler bile yavaş yavaş ömürlerini tamamlayıp yerlerini internet ortamından erişilip içerik sunacak şekile dönüşmeye başlamıştır. Tüm bunlar elektronik ortamda bilgilerin gittikçe büyümesini, buralara erişim araçlarınında gelişmesini sağlamaktadır. Önceleri sadece bilgisayarlar aracılığıyla gerçekleşen erişim şimdileri cep telefonlarını bu işin bir parçası haline getirmiştir.

Hergün yeni bilgiler üretilmekte, bunlar kullanımımıza sunulmaktadır. Bizlerde ürettiğimiz bilgileri ve tecrübeleri başkalarının kullanımına sunmaktayız. Artık bir iş yapmadan önce internette araştırıp, öğrenip sonradan harekete geçmekteyiz. Gitmek isteiğimiz yerlere ait bilgileri önceden toplamakta sonrasında seyahate çıkmaktayız. Bilgi paylaşıldıkça çoğalmakta, çoğaldıkça faydaya dönüşmektedir. Önemli olan bilgiye erişmek ve bunu ihtiyacımız doğrultusunda kullanabilmektedir.

Sonuç olarak hepimiz yaşadığımız tecrübeleri ve bilgileri paylaşmalı, bu sayede insanlığın gelişmesine ufakta olsa bir katkımız olmalıdır.

Not: Bugünün televizyon yıldızlarından olan Hakkı Devrim, Meydan Larousse'nin Türkiye'de yayınlanması için çalışan kişidir. Ansiklopedinin genel yayın müdürlüğü görevini yürütmüştür.

14 Ocak 2010 Perşembe

Erişilebilir olmak

Tatil denilince aklımıza hemen yaz tatili, sıcak havalar, güzel bir kumsal, serinletici deniz, akşam eğlence ve dinlenme geliyordur. Genelde yılda iki hafta kullanacağımız izin için 52 hafta çalışıyoruz. Önceden planlarımızı hep bu özel iki hafta için yapıyoruz.

Kimi mesleklerde tatile gidilince işler geride bırakılır, tüm konsantrasyon içinde bulunulan güzel ortama verilir ve geçirilen zamman sonunda rahatlayarak geri dönüş gerçekleştirlir. Fakat bilişim hizmet sektöründe çalıştınızmı iş biraz daha farklı oluyor.

Her ne kadar ekip çalışması, takım oyunu denilsede bilişim sektöründe hizmeti veren kişi, işi bilendir. Sizde müşteri olarak işi bilenden hizmeti aldıysanız sonrasında oluşan durumlarda hizmeti veren kişiyi ararsınız. Çok doğal olarak işin daha hızlı çözüleceğine inanmaktasınızdır. Çünkü bilgi o kişidedir yaptığınız işin özelliğini BT çalışanıyla paylaşmışsınız ona da bunu öğretmişsinizdir. Bilgide en değerli güç olduğundan herkes güçlüye erişmek istemektedir.Hal böyle olunca ilgili BT çalışanına ulaşmak gerekmektedir.

İletişim teknolojilerindeki gelişim iş yapma usüllerini değiştirdiği gibi tatil yapma usullerinide değiştirdi. İnsanlar artık tatile bilgisayarlarıyla, anlık e-posta erişim cihazlarıyla ve 3G erişim hizmetleriyle birlikte gitmeye başladılar. Gidilen yerde internet hizmeti ücretsizmi diye otel rezervasyonlarında soruyoruz hatta biz sormadan oteller bunu söylüyorlar.

Tatile çıkarkenki başlangıç her zaman aynı oluyor. İzin kullanımında e-postalarınıza ofis dışında mesajı ayarı yapıyor ve izinde olduğunuzu, döneceğiniz tarihi, acil durumlarda kiminle irtibata geçeceklerini belirtiyorsunuz. Fakat Blackberry yada başka anlık e-posta erişim cihazınızın yanınızda olduğunu bilenler bu mesajları çok dikkate almıyorlar ve tatilde de soru sormaya, bazı konularda fikir danışmaya çalışıyorlar. Mesajlardan birisine cevap döndünüzmü, bilinki gelen mesaj sayısı artacaktır.

Kimi zaman tatile çıkarken ekibe BB cihazını yanınıza almadığınızı söylersiniz, aslında yanınızdadır, işten kopamıyor sadece bilgi sahibi olmak, işe döndüğünüzde kolay adapte olmak istersiniz, mesajları görmektir esas amacınız. Fakat gelen mesajlardan birisine cevap dönerseniz, 5 dakika içinde tüm şirket sizin cihazı yanınıza aldığınızı öğrenecek ve sizle daha yakın iletişim kuracaktır. Hatta mesaj attıktan sonra arayıp size, biliyorum tatildesin ama mesaj gönderdim bakarmısın diye hatırlatacaklardır.

Eğer birde yanınıza bilgisayarınızı aldınızmı yandınız demektir. Erişildiyseniz, ofistekiler iki dakikada halledilecek işi size atadıysa ve yaparım dediyseniz, tatil artık şekil değiştirmiştir. Kapı bir kez aralandımı, bilgisayarınızın yanınızda olduğu öğrenildimi sonrasında notebook'un pilini şarj edecek priz arayarak geçecektir tatiliniz.

15 yıl önce hiçbirimiz bu şekilde bir tatil yapmıyorduk. Cep telefonları yoktu sahilde güneşlenirken kmse bizi arayamıyordu, bırakın internetin yaygınlığını kelimesini bile cümle içinde kullanmıyorduk. Biz aramadığımız ve nerede olduğumuzu söylemediğimiz sürece tatilde bize erişmek mümkün değildi. Yenilikler pekçok şeyi etkilediği gibi erişilebilirlikte hayatımızda önemli hale geldi.

Sonuçta ne yapalım, tatilde kapatalımmı tüm erişimimizi dünyaya, arkadaşlarımız, ofisteki işler, eş dost akraba bize erişemesin mi ? Böyle olmasıda mümkün değil. Yapılması yada öğrenilmesi gereken, tatilde olan kişinin özel günler geçirdiğinin tüm çalışanlar tarafından bilinmesi, yarın onlarında tatile çıkacağını ve onlarsız işlerin nasıl yürüyeceğini planlamaları en sağlıklısı olacaktır.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Ayak yorgan denklemi

2009 yılı başlarken hepimiz zor bir yıl olacak diye yola çıktık ve tüm planlarımızı tasarruflu olmaya çevirdik, mümkün olduğunca az harcamaya çaba gösterdik. Hatta yapacağımız harcamaların bir kısmını ertelemekten kaçınmadık.

Epey bir zorluklar yaşadıktan sonra 2009 yılını bitirmeye sayılı günler kaldı ve 2010 başlayacak. 2009 yılından hepimiz dersler aldık ve gelecek yılı planlıyoruz. Aslında planlamış bütçelerimizi yapmış olmamız gerekiyor. Çünkü aralık ayında önceki aydan yapılan çalışmaların sonucu alınır ve aralık ayı ocak ayına ait planların yapılacağı bir aydır. Çoğu şirket bugünlerde bütçesini yaptı bitirdi ve üst yönetimine sunarak ay içerisinde onay alıp 2010 çalışmalarına başlıyor hatta başlamış olacaktır.

Aile bütçesi yapsanızda, şirket bütçesi yapsanızda başlangıç olarak gelirlerine bakarak planlamaya başlıyoruz. Konuyu açıklayan "Ayağını yorganına göre uzat." atasözü aslında bütçe yapacak herkesin devamlı aklında olması gereken başlangıç cümlesidir. Çünkü gelirlerinize göre giderlerinizi planlamazsak ayaklarımız açıkta kalır ve üşürüzr. Açıkçası şirketler bütçelerini yapmaya başladıklarında öncelikli olarak üst seviyede bir planlama ile ne kadarlık gelirleri olacağını ve buna ait ne kadarlık gider oluşacağını çalışıyorlar. Kalan rakamın üzerinden kar planlaması yapıyorlar. Bazende zarar planlanabiliyor. Bu noktada birden fazla senaryo çalışması şirketlerin önem verdiği hususlardan birisidir.

Senaryo analizlerinde yönetimin onayladığı genel bütçe sonrasında detaylı bir şekilde, satış, üretim, satınalma, masraflar, yatırım, insan kaynakları ve maliyetlere varıncaya kadar detaylı olarak yapılır ve gelecek yılın gelir tablosuna ulaşılmaya çalışılır. Bu süreç günümüzde pekçok şirkette gözde bir araç olan excel ile yapılmaktadır. Excellerin ortak bir noktadan kullanıma sunulması sayesinde tüm bilgiler oluşturulmaya çalışılır. Oluşan en ufak bir formül hatası yada rakamların farklı hücrelere girilmesi bütçenin doğruluğunu sorgulattıracak olumsuz sonulara neden olabilmektedir.

Günümüzde firmalar ERP sistemleriyle birlikte bütçe planlaması için özel geliştirilmiş uygulamaları kullanmaktadırlar ve bu sayede ERP sistemi ile birlikte bütçe fiili karşılaştırmalı sonuçları alabilmektedirler. Yıl içerisinde yapılan sürekli kontroller ile şirketin başlangıçta çıktığı yoldan ne kadar sapmakta olduğunu, varmak istediği hedefe ne kadar yaklaştığını görebilmektedirler. Şirket içi araçlara sahip olmayanlar ise harcayacakları zaman ile sonuca ulaşmaya çalışacaklar ve çıkan rakamlara güveneceklerdir. Bütçe sürecinin yazılımlarla desteklenmesi bilişim teknolojilerinin şirketlere getirdiği faydaların başındaki verim artışını gösteren en güzel örnektir.

2010 yılının da özel bir yıl olduğu bilincinde olan herkes, aile bütçesi, şirket bütçesi, yatırım bütçesi, ne olursa olsun, genel yada detay, önümüzdeki yılın planlarını yapmaları, yolun sonunu görüp oluşacak duruma göre ayak yorgan denklemini çözmeleri şarttır.

Önümüzdeki yılın sağlık, huzur, mutluluk ve bol kazançla geçmesi dileğiyle.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Yazar mısınız ?

Soru birden fazla anlamı içersede aslında verilen cevap, "Okur musunuz ?" sorusuna verilen cevap ile aynıdır. Herkes kendisi için düşündüğünde fark edecektir, okumuyorsanız yazmıyorsunuzdur. Okuyorsanız da belki yazıyorsunuzdur.

Okumak ve yazmak birbirinden ayrılmazlar, hatta yapışık ikiz gibidir diyebiliriz. Birbirlerine o kadar bağlıdırlarki biri olmazsa diğerinin olabilmesi mümkün değlldir.

Yazmak birikimlerin dışa vurulmasıdır. Birikimin oluşması için toplanması lazım, okuyarak topladıklarımızı genellikle konuşarak dışa aktarırız ama sadece paylaştığımız kişilere ulaşır. Yazmak ise konuşarak erişemediğmiz kişilerin faydalanabilmesi, kullanabilmesi, birikimlerini arttırabilmesine imkan sağlayar. Ne güzel bir atasözümüz vardır "Söz uçar yazı kalır".

İnternet hayatımıza girmeden önce, yazdıklarımızı paylaşabilmek inanılmaz zor bir süreçti. Yayın kuruluşu bulacaksınız, onlara içeriği anlatacak, ikna edeceksiniz. Bastıracak, dağıtacak, insanlara ulaşmasına dua edecektiniz. Bugün ise internet var. Yazdığınız iki paragraf bile olsa tüm dünyadaki insanların ulaşacağı şekilde yayınlama süreniz maksimum 15 dakika. Bulacağınız bir blog sitesi, e-posta adresi ve şifre.

Özellikle ücretsiz verilen blog servisleri, kişilerin karanlıkta kalmış yazar olma heveslerini ortaya çıkaran önemli bir hizmettir. Hangi konuda yazarsanız yazın, yayınlamak ve internet kullanan kişilere ulaşmasını sağlamak, bu bilgilerden kişilerin faydalanacaklarını bilmek inanılmaz büyük bir keyif.

Bloglar özellikle kişisel fikirlerinizi, düşüncelerini, bilgi birikimlerinizi başkalarıyla rahatlıkla paylaşabileceğiniz bir ortam sunmaktadır. Yazmaya başladığınızda benim yazılarımıda kim okur diye düşünüyor olabilirsiniz ama meraklanmayın arama motorları yazılarınızı içeriklerine aldıkça, sizin yazılarınız başkalarının ulaştığı birer bilgi kaynağı haline gelecektir.

Yazmaya başladıktan sonra bu işten keyif aldıysanız, yazılarını belirli bir düzende yayınlamaya başlıyorsunuz. Eğer uzman olduğunuz bir konu yazıyorsanız, tecrübenizi paylaşmak, ilgili konu arandığında bulunup, faydalanılacak olduğunu bilmek daha fazla bilgiyi internet ortamında yayınlamak dayanılmaz bir çekicilikte karşınızda duruyor.

Blogların bir diğer faydasıda, kişisel olarak günlük tutmanızı sağlıyor. İlgili zaman dilimindeki düşüncelerinizin yada yaşadıklarınız kayıt altına alınmış olması, ilerleyen yıllarda geriye dönüp baktığınızda, geçmişte yaşadıklarınızı şuanki tecrübenizle gelişiminizi görmenize olanak tanıyor. Düşüncelerinizi yada yaşadıklarınızı internet halkı ile paylaşmayı cesaret olarak düşünürseniz, kişisel gelişiminizin ve kendinize güveninizin artmasına ne kadar büyük değer katacağınıda unutmayın.

İster yemek tarifi verin, ister eleştirin, tecrübelerinizi paylaşın, aileniz hakkında yada gezdiğiniz gördüğünüz yerleri yazın, isterseniz günlük yaptıklarınızı yazın, yazdıkça daha çok yazacaksınız buna emin olun. Yazmanın keyfi, paylaşmanın tadı ve mutluluğu farklıdır. Herkesin bu mutluluğu tatması umuduyla, iyi yazılar.

10 Eylül 2009 Perşembe

Kırmızı ışığın cazibesi

Son 15 yılda bilgisayarın hayatımızda kat ettiği yolu onunla birlikte yürüyerek yaşamış kişilerin çoğu, "bilgisayar kullanmadan önce işleri nasıl yapıyorduk acaba" diye geçen konuşmaları yapmıştır. Sonrasında, "internet acayip bişey hepimiz oradayız, bu kadar bilgiyi başka bir yerde nasıl bulurum, eposta olmadan nasıl haberleşiyor muşuz ?" yorumlarını yapmamış kişi yoktur herhalde.

Bugün, mobil telefonlardan epostalara erişim, özellikle Blackberry (BB) kullanımı çok yoğun bir şekilde görülmektedir. Günümüzde iş hayatında BB sahibi olmak bir ayrıcalıktan çıktı bir zorunluluk haline geldi, çünkü kişilerin artık iletişimi epostalar üzerinden yürütüyor olması her zaman erişilebilir olmayı zorunlu kılıyor.

Blackberry ilginç bir cihaz, başlangıçta hoşunuza gidiyor, bilgisayar taşımadan, internete bağlanmadan epostaları alabiliyor, eklerine bakabiliyor, hemen cevap yazabiiyor, takvime bakarak zaman planlamanızı çok daha kolay yapıyorsunuz. Yanınızda cebinizde taşıyorsunuz, istediğiniz zamanda ve yerde erişim sağlıyorsunuz. Acayip büyük konfor, sonrasında ek özellikleri var, hem telefon, hem internete erişimi var, fotoğraf çekiyor, şık bir göntüsü vb.. özelliklerde eklenince iş yerindeki ofisiniz yanınızda. Daha ne olsun, uzunca süredir aradığınız cihaz.

Gelgelelim madalyonun öbür yüzü ile karşılaşınca durum değişiyor. Bilgisayardan epostalara bağlanıp bakıyordunuz ama artık epostalar cebinizde. Akşam ofisten çıkıncada yanınızda, serviste, arabada, arkadaşlarınızla sohbet ederken masanın üstünde, akşam televizyon seyrederken uzaktan kumandanın yanında, gece yatarken baş ucunuzda duruyor, ben buradayım dercesine yanıp sönen kırmızı ışığı kendini unuttturmuyor.

Böyle oluncada ister istemez ışığı gördüğünüzde mesajlarınıza bakmak ihtiyacını hissediyorsunuz. Acaba önemli bir mesaj mı geldi ? Gündüz gönderdiğim mesaja cevap mı var ? Aysonu satış raporlarına arkadaşlar çalışıyorlardı sonuçlarını yollamış olabilirler ? benzeri pekçok sorunun cevabını yanıp sönen kırmızı ışık verecekmiş gibi bizi kendine çekiyor.

Tacizkar kırmızı ışık bir müddet ikaz ettikten sonra sönüyor yanmaz oluyor. Bu seferde hisleriniz değişiyor, niye yanmıyor acaba, mesaj geldide benmi görmedim diye merak ediyor ve ikide bir BB'yi kılıfından çıkartıp kontrol ediyoruz. Artık kontrol etme arzusu, gece yatmadan önce, dur bi bakayım gelen giden birşey varmı ? derecesinde yüksek oluyor.

Bağımlılık başladımı kişi kendini kaptırıyor. Tatile gidince bile yanınınızda olan bu cihaz ve kırmızı ışık ailenin bir parçası haline geliyor. Siz tatil yapıyorsunuz ama arkadaşlarınız çalışıyor. Onlar kendi aralarında yazışıyorlar, size CC'li mesajlar yolluyorlar, yada TO kısmında olan mesajlar var. Işık gene yanıyor, ne yapacaksınız, bakmasanız olmaz, baksanız tatildesiniz. Baktınız ve cevap verdinizmi artık tatilde değilsiniz demektir. Herkes mesajlarınıza baktığınızı ve cevap verdiğinizi gördümü tatilinizin anlamı değişiyor.

Anlam değişikliği sadece sizde değil aileniz içindede etki yaratıyor, eşiniz kızıyor, tatilmi yapıyoruz çalışıyormuyuz tartışmaları yürüyor. Eşinize hak veriyorsunuz ve kaldırıyorsunuz kenara , ama kafanızda aynı tereddüt, ya kırmızı ışık yandıysa ve mesaj geldiyse. Bu sefer eşiniz görmeden iki arada bir derede mesajlara bakıyorsunuz. Cevap yazıyor yakalanmamaya çalışıyorsunuz. Sonuç her zaman aynıdır, yakalanırsınız ve tabi yakalanıyorsunuz.

Çalışma hayatı için çok büyük değer yaratan BB sizi esir almış durumda. Kırmızı ışığın dayanılmaz cazibesi sizi çekiyor, araba kullanırken kontrol etmeye çalışıyorsunuz, kalabalık trafikte öndeki arabaya çarpıyorsunuz. Merdivenden inerken kontrol ediyorsunuz, düşme tehlikesi atlatıyorsunuz. Yolda yürürken direğe yada başkasına çarpma tehlikesi yaşıyorsunuz hatta çarpıyorsunuz.

İyi yönlerinin yanında hayatımızda gerçekleştirdiği değişimi nasıl yöneteceğimiz, kırmızı ışık bağımlılığından nasıl kurtulacağımız büyük bir soru. Tüm dünya benzer konularda kafa yoruyor, iş hayatının özel hayatın içinde bu kadar yoğun yaşanmasını gidermenin çözümlerini arıyor, forumlar paneller düzenliyor, gündemde tutmaya çalışıyorlar. Kişisel çözümlerle bugün birşeyler yapabiliyoruz belki ama kalıcı sonuçlar ortaya koymak şuan için zor görünüyor.

Blackberry kullanıcıları hepimiz düşünmeliyiz; "Kırmızı ışığa koşacak mıyız, yoksa ışığı söndürecek miyiz ?"

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Özel Sigortalarınızı çok dikkatli inceleyin

2002 yılında bir arkadaşımın tavsiyesiyle hayat sigortası ve biriktiren hesaplı bir sigorta yaptırdım.

Aslında o güne kadar bu sisteme çok fazla inanmıyordum ama çocuğum olduktan sonra birazda sorumluluk duygusuyla sisteme girdim.

Sistemde en başta belirtilen bir kaç kural vardı, aylık dolar bazında birikim yapılıyor, belirli bir yıldan önce çıkmayacaktım. Zaten uzun dönemli düşündüğüm için en az 15 yıl sonrasını planlayarak sisteme girdim. Tabii o dönemde çıkmayı çok fazla düşünmüyordum.

Sonrasında Kaya doğdu, bu sefer onunla birlikte ikinci biriktiren hesaba giriş yaptım. Bunun kapsamıda, ilkindeki gibi hem biriktiren hemde hayat sigortası içeriyordu.

Aylık kredi kartından paralar çekiliyor, 2-3 yılda bir temsilci beni görmeye geliyordu. Aslında bu ziyaretler tamamıyla yeni sigortalar satmaya yönelikti. İyiki ziyaretlerde ilgili kişilere kanmayıp başka sigortalar yaptırmamışım.

Gel zaman git zaman yıllar su gibi akıp gitti ve hesapta biriken paraya ihtiyacım oldu. Avivasa'yı aradım. Burada biriken paraları kullanmak istiyorum ve bir dönem ödeme yapamayacağım için beklemeye geçmek istiyorum dedim. Çünkü başta böyle söylenmişti. İstersem ara verebiliyordum

Telefonda aldığım cevap, İçerideki paranın ancak belirli bir yüzdesini çekebiliyorum. %16 eksiğini verebileceklerini ama bekletmenin olamayacağını, olursada ödemeye başladığınız dönemde aradaki farkı sizden isteriz dediler.

Haydaa, nasıl olur ben birikimdeki parayı kullanmak istiyorum, yok hepsini kullanamazsın diyorlar. Bende o zaman çıkacağım bana paramı verin dedim. Esas şok geliyor. Cevap: Size paranın tamamını veremiyoruz ancak %15 eksiğini alabilirsiniz. Niye ? Stopaj kesiyoruz. Hayat sigortalarında kesilir. Kardeşim bana girerken böyle birşey söylemedinizki, 3 yılın sonunda istediğiniz zaman çıkabilirsiniz dendi. Beni kandırdınız, bilseydim girmezdim, gibi bi dünya laf söyledim. Ama telefondaki kız, zannedersem benzer çok fazla tecrübe yaşamışki hep aynı cevap ile bana karşılık verdi. Yasada varmış, baştan beri böyleymiş, biliyor olmalıymışım vb... bi dünya bahane. Bana getirilen öneride şu, şimdi %84 para çekin, ödemeye devam edin, 10. yılınızı doldurunca tüm parayı çekersiniz. O zamanki stopaj %10. Kerizdik dimi. Her halikarda zarar edeceğiz.

Sonuçta ne oldu, her iki birikimimide sigorta şirketinden çektim. Devlete %15 stopajımı ödedim ve çıktım. Bireysel emeklilik hesabım var, onuda değiştireceğim, başka bir şirkete geçireceğim. Burada biriktirdiğim paraları bankaya yatırsaydım eminimki daha fazla hesapta biriken meblağ olacaktı. Çekerkende kimse stopaj istemeyecekti.

Şunu öğrendim, sizinle görüşmeye gelen sigortacılar sizlere doğru şeyleri söylüyorlar ama çoğunlukla eksik yada en önemli şeyi söylemiyor olabilirler. Bizim gibi birikim yapmak için uğraşanlar ise detaylara çok fazla bakmadıkları için mağdur oluyorlar.

Siz siz olun, bireysel emeklilik hariç her türlü sigortanızın çıkışında nelerle karşılaşacağınızı baştan konuşun,bilgi sahibi olun.

25 Mart 2009 Çarşamba

Doktor kontrolünde

İki hafta önce Dr.Esra ve Dr.Hüseyin Kandulu çifti, tatillerinin bir bölümünü istanbul’da geçirmek üzere bize geldiler.

Gündüzleri gezildi, tozuldu, ee tabi yorgunluk oluyor. Akşamları yorgunluğu atmak lazım. Bir akşam sinema, diğer akşamlar ….

Genelde Oscar alan filmler belirli bir kesime hitap eder, sıkıcı olur, anlamak için çaba göstermek gerekir kanısını kıran bir film “Slamdunk Millionaire”. Açıkçası ön yargılı olarak gittiğimiz filmin içeriğini ve detaylarını bilmeden seyrettim.  Sonuç, etkileyici bir film. Konusu çok bildiğimiz, bir dönem bizide saran yarışma programı etrafında dönüyor ve içerik, olaylar, yaşananlar insanı etkiliyor. Kesinlikle görülmesi tavsiye edilir.

Haftaiçi ve sonu aktivitlerini bir arada değerlendirmek gerekirse. Özcan ve Tuğba’nında katılımıyla bir akşam kırmızı, başka bir akşam beyaz, diğer akşam kırmız et şeklinde geçen güzel dakikalar.

Beyaz ve Kırmızı Etlerin Ayrı Ayrı Görünümleri

Neticesinde, doktor kontrolünde 2 kilo aldık. İşin yoksa şimdi bunları vermek için uğraş dur.

10 Aralık 2008 Çarşamba

Etkileyici hayat, büyüleyici resimler

Pazar günü, 3o Kasım 2008 tarihinde Sabancı Müzesinde “İstanbul’da bir sürrealist: Salvador Dali” başlıklı sergiyi gezdik. Ne yazsam ne anlatsam öğrendiklerimi ve bende bıraktığı etkiyi anlatamam. 

Özellikle, kendisine deli sıfatı yakıştırılan ama bence çok zeki olup deliyi oynamış bir kişinin yaptığı resimleri, çizimleri görünce acayip şaşırıyor insan.

Bu sergi Ocak 2009’a kadar açık kalacak, kesinlikle ve kesinlikle gidilip görülmesi gereken bir sergi. Fakat bu sergiyi gezerken muhakkak rehber eşliğinde gezilmesi lazım. Yoksa resimlere bakar bakar ne garip resimler dersiniz. Dali’nin hayatını öğrenip, resimleri yaparkenki ruh halini, yaşadıklarını, resimlerdeki objelerin ne olduğunu anlatan birisi olması lazım. Resime bakarken farklı şeyler görmek için farklı bakılması gerekiyor.

  Mesela yandaki resime bakınca arenanın ortasında kadın heykelleri görülmektedir. Biraz daha detaylı bakarsak sağdan ikinci heykelin ortasındaki gölgede bir matadorun burnu ve ağzı görülmektedir. Aynı heykelin altındaki yeşil kumaş matadorun kravatını, sağdaki heykelin üzerindeki kırmızı örtü ise matadorun omzundaki şalıdır. Resmin soltarafındaki beyaz üzerindeki noktalar ise matadorun sağ omzu ve giydiği kıyafetidir.

Eğer daha dikkatli bakarsanız yeşl kravatının sol tarafında bir boğa göreceksiniz ve su içmektedir. Sağ alt köşede kendisi (çocukluğu) sol üst köşede ise Gala bulunmaktadır.

Tabiki bu resmi rehber bize anlatmasaydı böyle birçıkarımı nasıl yapabilirdik, sanmıyorum anlayabilecektik. Bazı resimler varki yarım saat baksak farklı farklı şeyler göreceğiz. Her seferinde ağzımız açık hayretle seyredeceğiz.

Daha pekçok resim var ve anlatılanlara bakınca gerçekten Salvador Dali farklı bir hayat yaşamış ve büyüleyici resimler yapmış.

27 Mayıs 2008 Salı

1. Geleneksel İş Sistemleri Bowling Turnuvası

PIC_0489

Uzunca zamandır beklediğimiz Bowling turnuvasını cuma akşamı gerçekleştirdik. Toplamda 21 kişiydik. Biraz hızlı bir planlama ile gerçekleştirildi ama genede katılım sayısı güzeldi.

Bir oyun üzerinden yarışma yapıldı ve 3 grup halinde 7'şerli olarak oynadık. Her grupta ilk 3 ve sonraki 4 kendi içinde bir takım oldu ve en yüksek puanı alan hediyeleri götürdü. dört kişi olan grupta en yüksek puanı alan 3 kişinin değerleri toplama dahil edildi. (Burada hata yapmışız en yüksek değil en düşük üç kişiyi almalıyız, bidahaki sefere düzelteceğiz)

Kazanan ekip, Nurhan Yüz, Begüm Ataokay, Onur Cura, Recep Yılmaz. Ekipte en yüksek puanı Recep yaptığı için onun hediyesi diğerlerinden farklıydı. Kazanan ekiptekilere çok güzel bir mumluk hediye ettik, Recep'e resim çerçevesi.

Katılan herkese teşekkürler, katılamayan arkadaşlarımız için en yakın zamanda bir tane daha düzenleyip onların maharetlerinide göreceğiz.

Not: Hızlı bir planlama ile gerçekleştirildiği için şirketin tamamına duyuramadık. Bundan sonrakilerde daha organize olup daha kalabalık yarışacağız.

17 Şubat 2008 Pazar

Nihayet geldi

Ha geldi ha gelecek derken üç ay geçti. Bahsettiğimiz "kar", evet İstanbul'da arada birde olsa görülen kar bu sabah itibariyle sadece çatılarda değil, yollarda ve arabaların üstünde mevcut. Üç beş tane kartopu yapılacak kalınlıkta kar var etrafta.

Karlı Bahçelievler Biz bekliyoruz kar yağsın, çocuklar kar görsün, kar baraj suları için faydalıdır diye öbür tarafta Türkiye'nin büyük bir bölümü üç aydır kar ile yatıp kar ile kalkıyor.

Dün akşam televizyonda haberlerde gösteriyordu, Muş'taki köye gidebilmek için kar araçları köy yolunu açıyorlar. 10 gün sürüyor yolun açılması. Yol açıldı diyelim eğer bi daha kar yağarsa herşey silbaştan, tekrar açmak için uğraşılıyor. Bu yıl belediye 4. defa yolu açıyormuş. Yol kapalıyken ne sağlık ne eğitim, iki en temel hizmetten marum kalıyor buradaki vatandaşlarımız.

İstanbul'da ise bizler aman kar yağsında görelim diye bekliyoruz. Kar yağıyor, ardından akşam haberlerde kaza yapan araçlar, yokuştan ayağı kayarak düşen insanları seyrederek yorum yapıyoruz.

Kar, bu sene kimimiz için beklenen, pekçok kişi için yeterli oldu zannedersem.

15 Kasım 2007 Perşembe

10 Kasım 2007

Anıtkabir, bu ülkede özgürüm, geçmişimle gurur duyuyorum, şanlı bir maziye sahibim diyen herkesin gidip görmesi gereken bir yer.

Daha önce gitme fırsatım olmamıştı. Ekim ayında gidelim diye karar alınınca hemen geliyorum dedim ve 10 Kasım sabahı 5.30'da Conrad önünden otobüse bindik ve yola çıktık. Kadıköy evlendirme dairesinin önünden ekibin geri kalanını alıp hareket ettik ve öğlen saat 12:00 gibi Anıtkabire vardık.

Atlamadan söyleyeyim saat 9'u 5 geçe Bolu dağı tünelinden geçtik ve hemen saygı duruşunda bulunmak için otobüsü kenara çektik, tam tünelin çıkışında bir şirket vardı ve onlarda 9:05'de tören için dışarı çıkmışlardı hep beraber saygı duruşunda bulunduk, ardından istiklal marşı söyledik. Çok güzel bir kutlama oldu hem biz hem şirket süperdi olay. 

Ankara'da Anıtkabir inanılmaz kalabalıktı. Atamızı ziyaret etmek için kuyruğa girip beklemek, sırayla içeri girmek zorunda kaldık. İnanılmaz bir görüntü, binlerce insan vardı. Hele Anıtkabir'deki müzenin girişi anababa günü, içeri girmek imkansız.

Biz Atamızı ziyaret ettikten sonra dışarıya çıktığımızda bir manzara vardıki, hem bu ülke vatandaşı olarak gururlanmama sebep oldu hemde bir Fenerbahçeli olarak bir kez daha mutlu oldum. 

Anıtkabir'in avlusunda nereden baksanız 1000 tane Fenerbahçe taraftarı tektip elbisesini giymiş ve Atamızı ziyarete gelmişti. İnsanın görünce göğsü kabarıyor. Katılanların tamamı Üniversiteli Fenerbahçe'lilerdi.

 

Günün geri kalanında ve ertesi gün Ankara'da değişik müzelere gittik, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, tarihe ilgisi olanların kesinlikle görmesi gereken bir yer. Tarih öncesi devirden günümüze kadar, topraklarımızdaki her türlü medeniyete ait bilgiler var.

Tarih öncesi, tarih sonrası kavramını, milattan önce milattan sonra ile karıştırmamak lazım. Tarih yazının bulunmasıyla başlıyor, MÖ 3000 yıllarında yazı bulunuyor.

Etnoğrafya Müzesinin ise, çok fazla övgü düzülecek bir içeriğe sahip olduğunu düşünmüyorum. Atatürk'ün naaşı orada 15 yıl kalmış ama   şuan için pekbir çekiciliği yok.

Mesai saatleri dahilinde gezilmesi gerekiyor.  Hiç müzenin öğlen tatil olduğu görülmüşmüdür. Bu müze öğlen 12:30 - 13:30 arası öğlen tatili nedeniyle kapalı.

 

Güzel ve yoğun geçen iki günün ardından gece İstanbul'a dönüş, epey yorulduk ama deydi. Hele Anıtkabir'i görmek, binlerce insan oradaydı denilen zamanda orada olmak. müthişti.

Herkese tavsiyem, özel günlerde Anıtkabir'i ziyaret etmeleri.

8 Ekim 2007 Pazartesi

İstanbul trafiğine laf etmeyin

Geçen hafta Efes Rusya'daki bir çalışma için Levent ile birlikte Moskova'ya gittik. Daha önce birkaç kez gittiğim için trafik sıkışıklığı konusunda az bi tecrübem vardı.

Havaalanından 17:30 gibi çıktık, bizi almaya araba yollamışlar, bindik arabamıza şöför önde biz arkada yola çıktık. Akşamda Fenerbahçenin Moskova ile maçı var, erken gidersek stada gideriz hayalleriyle yolda ilerliyoruz.

Yol hakkında biraz bilgi vereyim, yol otoban, 6 gidiş 6 geliş, yani bizim yolların tam iki katı.

Seyahat 17:30'da havaalından başladı ve arabadan hiç inmeden akşam 21:00'da otelde bitti. Yani 3 saat 30 dakika biz arabanın içnde otele varmayı bekledik. Şeritlerin tamamı kapalı, yavaş, yavaş, yavaş, yavaş ilerliye ilerliye otelimize geldik. Ne maça gitmesi ilk yarıyı kaçırdık. Otelde ikinci yarıyı seyrettik.

Ertesi gün sabahtan bizi almaya bir araba daha geldi, bu seferde otelden firmaya gideceğiz, süre 1 saat 45 dakika. Sabah trafiği olur böyle şeyler. Akşam yemek için fabrikadan Moskova merkeze gidiş 2 saat.

Artık dönüş zamanı perşembe sabahı şehir dışından (otel biraz dışarıda) gene şehir dışındaki havaalanına gideceğiz, süre 3 saat 45 dakika. tüm bu sürelerde araba içinde oturuyoruz. Allahtan şöför değiliz, bide kullanıyor olsak, cinnet geçirilecek bi yer.

Toplamda 48 saat Moskova'da kaldık, bunun 12 saati araba içinde oturarak ve bir yerden bir yere gitmeye çabalayarak geçti.

Olayın en kötü yanı 6 şeritli trafik tıkanıyor, biz burada 3 şeritli trafikte kalınca bunalıyoruz, 6 şeritli yolda kalmanın insanda yarattığı psikolojiyi düşünürseniz, İstanbul'un gözünü seveyim, kimse trafikten şikayet etmesin.

Evde Beyaz Şarap Yapımı

via IFTTT